Quantum Nedir ?
Bu yüzyılda yaşamak, bir veba gibi yapışmış bir çeşit yabancılaşmanın ötesine geçmektir. Bu, biz bilinçli insanlar sanki evrende yabancı yaratıklarmışız, varoluşumuz tamamıyla kör evrim güçlerinin tesadüfî üretimi sonucu oluşmuş da, varlıkların düzeninde hiçbir rol oynamıyormuşuz, zalim ve hissiz dünyanın oluşmasını sağlayan amansız güçlerle hiçbir anlamlı ilişkimiz yokmuş gibi hissetmenin ardından gelen bir yabancılaşma duygusudur. Bu temayı işleyebilmek için kuantum kuramı içindeki madde ve bilinç ilişkisine çok yakından bakıp, evrenle yeniden ortaklık kurmamızı sağlayacak bilince dair yeni bir kuantum mekaniği kuramı ortaya atılacaktır.
Bu yabancılaşmanın kökleri kültürümüzde çok derinlere, en azından fikirler dünyası ile deney (yaşayan) dünyası arasında yaptığı ayrımı felsefesinde işleyen Platon’a kadar uzanır. Fakat herkesin kabul ettiği gibi, modern kültürümüzdeki en güçlü etkiler on yedinci yüzyıldaki felsefi ve bilimsel devrimden, dolayısıyla Kartezyen şüpheciliğin ve Newton’culuğun ya da klasik fiziğin doğuşundan türemiştir.
Tarih boyunca kendimiz ve evren içindeki yerimizle ilgili algılayışımızı günün geçerli fiziksel kuramlarına dayandırmıştır. Bu yüzden 300 yıldır, fizikçi olsun olmasın herkesin kişisel felsefesi, kimlik duyumu ve diğer insanlarla ve dünyayla nasıl ilişki içinde olduğuna dair düşüncesi bu kuvvetli Newton’cu görüşü taşır.
Marx’ın tanımladığı tarihin değişmez yasaları, Darwin’ in kör evrimci mücadelesi ve Freud’ un karanlık insan ruhunun şiddetli güçleri; tümü de büyük ölçüde ilhamlarını Newton’un fizik kuramından alırlar. Hepimiz Bertrand Russell’ ın “boyun eğmez bir keder” olarak adlandırdığı duruma gömülmüş haldeyiz.
Kendimizle ve ötekilerle olan ilişkimizde Newton’cu etki çok büyüktür. Eğer biz yaratılışın kazara oluşmuş bir ürününden başka bir şey değilsek ve denetimimiz dışındaki sayısız gücün oyununda bir piyondan ibaretsek, nasıl olur da hem kendimiz hem de ötekiler için anlamlı bir sorumluluk taşıyabiliriz? Bu soru, felsefe yüksek lisansı sırasında yaptığım çalışmalarda oldukça kafamı karıştırmıştı doğrusu…
Michel Seires 1 “ İnsan dünyaya yabancıdır; şafağa, gökyüzüne, her şeye yabancıdır. Onlardan nefret eder ve onlarla hep savaşır. Bulunduğu çevre, savaşması, tutsak edilmesi gereken tehlikeli bir düşmandır” der.
Kutsal olan hiçbir şeye saygı göstermeyen, yirminci yüzyılda oluşan bu ortam ve insan elinden hesapsızca çıkan ve gittikçe de sayıları artan tüm maddi yapılar, doğadan ve özdekten yabancılaşma hissinin göstergesidir. Oysa kuantum fiziği, atom taneciğinin içindeki mikro dünyanın fiziği olarak bize; gördüğümüz her şeyin iç işleyişini ve en azından fiziksel olarak ne olduğunu anlatır.
Bedenlerimiz dahil tüm özdek dünyası atomlardan ve onların daha küçük bölümlerinden oluşmuştur ve bu temel gerçekliğin küçük parçalarını yöneten yasalar günlük yaşamımızın her yanına yayılmıştır. Bir tek foton ya da ışık parçacığı optik sinirin duyarlılığını etkiler. Belirsizlik ilkesi, yaşlanmaya katkıda bulunan genetik hataların birikmesinde ve bazı kanser çeşitlerinin gelişmesinde ve hatta evrimin oluşumunda da aynı ölçüde rol oynayan elektronları yönetir.
Benzetme düzeyinde, kuantum fiziği imge yönünden neredeyse günlük yaşamın deneyimlerine uyarlanabilecek kadar zengindir. Heisenberg’ in belirsizlik ilkesi çoktan sosyolog ve psikologların diline girmiş; kuantum sırçamı deyimi artık her türlü ani değişiklik durumunu tartışırken kullanılan bildik bir deyim haline gelmiştir.
Kuantum kuramı şimdiye dek ortaya atılan en başarılı fizik kuramı gibi görünüyor. Deney sonuçlarını ancak birkaç desimal nokta kaymasıyla doğru olarak önceden hesaplayabilir. Bilinçli insanlar olarak bizim yaşadığımız günlük dünya ile kuantum fiziği dünyası arasında doğal bir köprü oluşturduğumuzdur ve amacımız günlük yaşamın daha derin felsefi anlayışına inmek ve kuantum kuramını daha geniş bir çerçeveden görmek için doğaya ve bilincin varlıklar düzeyinde oynadığı role yakından bakmaktır.
Eğer zihnimiz kendi yasalarını doğadan esinlenerek koyuyorsa, bunun sonucu olarak, bu yasaları algılayışımız doğanın kendi gerçekliğini bir dereceye kadar yansıtmak zorundadır. Dolayısıyla, kendimizi tanıyarak doğayı tanıyabiliriz.
Kuantum fiziği bizlere her şeyden önce ilişki hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmeyi vaat eder. Hem belirsiz dalga/parçacık ikiliği kavramı hem de sanal geçişlere dayalı hareket kavramı şeyler arasındaki ilişkiyi algılamamızda bir devrim habercisidir. Şeylerin ve olayların farklı iki olgu olduğu ve bunların hem uzay hem de zamanda ayrıldıkları bir kez kavrandığında bunlar kuantum kuramcısı tarafından birbiri içine öyle geçmiş olarak görülür ki sanki bu bağ uzayın ve zamanın gerçekliğiyle dalga geçmektedir. Fakat şeyler ve olaylar geniş bir bütünün birden fazla yönleriymiş gibi davranırlar ve kendi tek tek varoluşlarını ve anlamlarını bu bütünden alırlar.
Örnek vermek gerekirse söz gelimi Londra’ da dünyaya gelmiş; fakat doğar doğmaz birbirlerinden ayrılmış tek yumurta ikizlerinin kaderinin ne olacağını hayal etmeye çalışalım. İkizlerden biri Londra’da kalırken, diğeri California’ ya götürülür. Yıllarca birbirlerinin varlıklarından habersiz olarak ve ilişki kurmaksızın yaşarlar. Sağduyumuz bize ikizlerin birbirinden tamamıyla farklı yaşamlar sürdüğünü düşündürür. Ancak bir psikologun yaptığı araştırmaya göre birbirlerinden ayrılmalarına ve hiçbir iletişim kurmamalarına rağmen ikisinin birbirine çok benzer hayatlar sürdüğü ortaya çıkar. İkisinin de takma adı “Porsuk”tur, ikisi de yaşadıkları bölgede savcılık yaparlar, ikisi de kahverengi tonlarda kıyafetler giyerler ve ikisi de yirmi dört yaşlarında Jane adlı sarışın bir bayanla evlenmişlerdir. Bütün bunlar nasıl açıklanabilir dersiniz?
Bir kuantum fizikçisi ikizlerin birbiriyle ilişkili yaşamlarına inanmakta zorluk çekmez. Kendi denklemlerinin bunu daima önceden tahmin ettiğini söyler ve ikizler arasındaki bağın, onların birer bireysel varlık olarak bir bütünün parçaları oluşuyla açıklandığını ileri sürer ancak Einstein’ a göre bu yeterli değildir. Einstein, Saklı Değişkenler kuramında bunun yerine ikizlerin yaşamlarındaki benzerliği sağlayan unsurun daha bildik bir faktör, örneğin gen yapılarındaki benzerlik olduğunu ileri sürer. Bu konuyla ilgili tartışma, sonunda John Bell adlı fizikçinin tanımlayıcı bazı deneylere olanak tanıyan teoremiyle yerine oturmuştur.
Belfin teoremine göre; eğer ikizlerden birinin yaşamına dışarıdan müdahale edersek, örneğin Londra’ da kalan ikize merdivenlerden inerken arkasından bir tekme atıp, onun düşüp bacağını kırmasına neden olursak ve eğer California’daki de benzer bir düşmeyle yaralanırsa, bunun genetik bir bağla ilgisi olduğunu hiç kimse iddia edemez.
Buna göre, eğer California’daki ikiz, diğeri Londra’ da tekme yiyip düştüğünde dimdik ayaklarının üzerinde durmaya devam ederse kuantum kuramı yanlış, Einstein doğrudur; fakat California’daki ikiz de düşerse, Einstein yanlış, kuantum kuramı doğrudur. Aslında, Londra’daki ikiz tekmeyi yiyip düşünce, California’daki ikiz de onu kimse tekmelememesine rağmen aynı anda tıpatıp benzer bir düşüşle bacağını kıracaktır. Onların yaşamlarının hiçbir yönü ayrılamaz…
Bu bütünsel yaşamın bilincimizdeki etkisi inançlarımızın ötesine geçmemizi şart koşuyor sanki. Derinlerde yatan yıllardır okullarda ve çevremizden öğrendiğimiz klasik yasalar. Bunların yerine farklı yasaları düşünmeye ve yeniliklere açık olmaya ne dersiniz?
Sizce hangisi doğru? Bunu bir düşünün!